h Dolar 8,6696 %-0.14
h Euro 10,2975 %-0.14
h Altın (Gr) 498,76 %0,01
h BIST100 1.392,64 %1.16
h Bitcoin 292356 %-5.36644
Balıkesir 26°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Pablo Neruda kimdir

Pablo Neruda kimdir

Yaşamını “Benim için yazmak nefes almak gibidir,” şeklinde özetleyen, en iyi aşk ve direniş şiirlerinin şairi Pablo Neruda’nın hayat hikâyesidir…

Pablo, yaşamının çizgisini çok erken yaşta kendi elleriyle çekti. Kalbinden geçenleri hayatında var etmek için kendine bir isim vererek başladı yolculuğuna. Pablo Neruda, yaşamını şiirlerinden, kalbindeki ışıktan, doğrularından bir kez daha doğurdu. Üstelik henüz ilk gençlik yıllarındaydı. Bazen yıllar rakamlardan ibaretti işte. İnsan ne istediğini biliyorsa, onun peşinden gidişinin cesaret olduğunun farkında bile değildi belki de…

Ölümünden üç gün öncesine kadar yazmayı bırakmayan Pablo, hayatının merkezine sözcükleri aldı. Yaşadığımı İtiraf Ediyorum adını verdiği otobiyografisinde şöyle diyordu:

“Benim hayatım, bütün hayatlardan oluşmuş bir hayattır.”

Pablo, anı hissederek yaşıyor ve yazıyordu. Bunun için o da ölümsüzlüğü keşfedenlerden oldu. Bugün her bir şiirinde her bir sözünde yaşamaya devam ediyor.

İyi ki…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Pablo, 12 Temmuz 1904 yılında, Şili’de, Rosa Basoalto ve José del Carmen Reyes Morales çiftinin çocukları olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona, “Ricardo Eliezer Neftalí Reyes Basoalto” adını verdi. Annesi ilkokul öğretmeni, babası ise demir yolu işçisiydi.

Pablo, henüz iki aylıkken tüberkülozun annesinden ayırdığı talihsiz bir bebekti. Ancak babası ikinci kez evlendiğinde sevgi dolu bir üvey anneyle karşılaşacak kadar da şanslıydı. Babasının görevli olduğu küçük taşra istasyonlarında büyüdü. Maden işçilerini, köylüleri, mevsimlik işçileri yakından tanıdı. Bu gözlemleri her bir hücresinde bir koleksiyoner gibi biriktirdi. İnce işçiliği çok geçmeden kelimelerine yansıdı ve onu edebiyat dünyasına taşıyacak ilk adımları atmasını sağladı.

Hayalperest bir çocuktu Pablo; okulda hep hayaller kuran, çekingen bir öğrenciydi. Kitaplar, dünyasına çok erken girmişti. Şiirin sihrini de keşfetmişti. Sürekli okuyor, şiirler ve denemeler yazıyordu. Henüz 13 yaşında, ilk gençliğe adım attığı bu zamanlarda, yerel olarak çıkan “La Mañana” gazetesinde makaleleriyle yer aldı. Edebi ve siyasi dilinden etkilendiği Şilili ünlü şair Gabriela Mistral ile de bu sıralarda tanışmıştı. İsmini almak için etkileneceği Jan Neruda da yine bu süreçte karşısına çıkmıştı; ona hayran kalmıştı. Çok değil, 14 yaşına denk geliyordu ismini bulma süreci. Bunlar kendi dünyasına olan yolculuğa doğru ilk adımlarıydı…

Pablo, yükseköğrenimi için Santiago’ya gitti. Şili Üniversitesi’nde edebiyat ve felsefe eğitimi aldı. Parasızlıkla savaşarak geçirdiği öğrencilik döneminde mümkün olduğunca büyük kentin tüm imkânlarından da faydalandı. Fransızca dersleri de alan Pablo, 1921 yılında, yazdığı bir şiirle Öğrenci Birliği’nin düzenlediği yarışmayı kazandı.

Kız kardeşi Laura Reyes Basoalto ile

Adını alışının hikâyesi

On üç, on dört yaşlarındaydı. Pablo kalbini çoktan şiirlere kaptırmıştı. O kendi dünyasında çağlarken babası bu durumdan rahatsızdı. Kendinden bahsettiği bir yerde şöyle diyecekti bu konu için: Mükemmel bir insandı, gelgelelim, genellikle şairlere, özellikle bana karşı idi.” Pablo belki ilk gençliğinin deli kanını taşıyordu, ancak bir yandan da babası işi oğlunun kitaplarını ve not defterlerini yakmaya kadar getirmişti. José del Carmen, tüm iyi niyetiyle oğlunun kendini yazmaya kaptırmasının aile düzenlerini bozacağını, dahası onun kendisini işe yaramaz bir hayata sürükleyeceğini düşünüyordu. Pablo için en iyisi doktor, mühendis ya da belki mimar olmasıydı. Çünkü insanların bu mesleklerden kimselere ihtiyaçları vardı. Orta sınıfa mensup bir baba olarak toplum içinde parmakla gösterilen evlatlar yetiştirmek istiyordu. Ama seçilmiş bu gömlek Pablo’ya uymuyordu. Pablo, babasının düşündüğünden çok daha fazlası olacaktı…

Böyle düşünmek için ailevi nedenleri vardı; bu nedenlerse beni hiç ilgilendirmiyordu. İsmimi değiştirmek edindiğim ilk savunma mekanizmalardan birisiydi,” şeklinde özetliyordu Pablo gelecekte bu yaşlarının hissiyatını.

Jan Neruda ile ilk tanıştığı zamanlardı. Onunla ilk kez bir dergiyi karıştırırken öyküsünde rastlamıştı. Bir yandan babasıyla çatışıyor, bir yandan da yazmaya devam ediyordu. Bir şiir yarışmasına katılmak üzereydi. Kendisini Çek yazar Neruda’daya ve toplumuna yakın da hissetmişti. Böylece ondan etkilenerek soyadını buldu. Ardından hemen oracıkta kendine Pablo adını verdi.

“Bu adın birkaç ay sonra geçip gideceğini sanıyordum,” diyordu yıllar sonra bir röportajında. Oysa Pablo Neruda, o gün yaşama karşı kendinden, yeniden doğmuştu.

İlk kitabının yolculuğu

Pablo, ilk kez 1920’de “Selva Austral” adlı edebiyat dergisinde, Pablo Neruda imzasıyla yazmaya başladı. Şiir, Pablo’nun yaşama karşı tutunduğu ilk kıvılcımdı; dünyayı değiştirmeye gücünün yeteceğini düşünüyordu. Belki dünya denen kavram uçsuz bucaksızdı, evet ama o kendi dünyasını yolun en başından değiştirmişti.

İlk kitabı Crepusculario (Alacakaranlık), 1923 yılında yayımlandı. Tabii kolay olmamıştı. Hayatın terazisiydi bu belki; Pablo ilk kitabını babasının ona hediye ettiği saati ve birkaç eşyasını satarak çıkarabildi. Savaştan hiç vazgeçmemiş, umutla kalbinden geçenlere tutunmuştu. Cesurdu. Hemen ardından bir sonraki yıl, ondan en çok söz ettirecek ve başka pek çok dile çevrilen Veinte poemas de amor y una canción desesperada (Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı) geldi. Henüz hayattayken bir milyon kopyanın basıldığını gördüğü bu kitabı şu sözlerle anlatacaktı:

“Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuzluk Şarkısı adlı bu kitap, acılarla dolu bir bildiri sayılırdı. Gençlik günlerimde de bana ıstırap vermiş tutku ve coşkunluklar, anavatanımın güney bölgelerinin o görkemli doğası bu kitaptaydı. Beğenirim bu kitabı, çünkü melankolinin yanı sıra yaşama sevgisi de vardır. Bir nehir ve bu nehrin denize kavuştuğu kıyılar bana yardımcı olmuştur. Yirmi aşk şiiri aynı zamanda Santiago’daki öğrencilik sokaklarımın, üniversitenin ve sarmaşık kokularına karışan aşkların da bir romanıdır.”

Edebi yolculuğu devam ederken Pablo, Şili Üniversitesi’nde öğrencilik zamanlarını yaşıyordu. Bu dönemde eserlerini Sembolizm ve Gerçeküstücülük akımları etkisinde verdi.

İspanya İç Savaşı Dönemi ve sonrası

Pablo, üniversite eğitiminin ardından dışişlerinde çalışmaya başladı. 1927 – 1935 yılları arasında hükümet elçisi olarak görevliydi. Sri Lanka, Singapur, Cava ve Arjantin’de konsolosluk yaptı. 1934 yılında İspanya’ya gönderilen Pablo, önce Barcelona ardından Madrid’de çalıştı. Bu sırada İspanyol şairlerin bir araya gelerek çıkardığı bir dergi için yazmaya başlamıştı. Bir süre sonra da derginin yöneticiliğini üstlendi. Bu dönemde yazdığı şiirler, 1933 yılında, ezoterik sürrealist şiir kitabı “Residencia en la tierra”da (Yeryüzünde Konaklama) toplandı. 1933, 1935 ve 1937 yıllarında üç kitap olarak basılan Yeryüzünde Konaklama, Güney Asya kültürü, gerçeküstücülüğün etkisiyle İspanya İç Savaşı ve II. Dünya Savaşı’nın yansımalarını, insanı, acıyı, kaybolmuş aşkları ve yalnızlığı metaforlarla ortaya koyuyordu.

18 Temmuz 1936’da başlayan İspanya İç Savaşı ve 19 Ağustos’ta öldürülen dostu Federico Garcia Lorca’nın kaybı Pablo’yu çok etkilemişti. Lorca’nın ölümünden önce yazdığı “Federico Garcia Lorca’ya İthaf” adlı şiirinde onun trajik sonunu görmüş gibiydi. Bir röportajında kendisine soru olarak yöneltildiğinde şunları söyledi:

“Evet, o şiirin o kadar garip bir yanı var ki, sanırım ölümü… Garip diyorum çünkü Federico çok mutlu, çok neşeliydi. Onun gibi çok az insan tanıyordum. Sanki yaşam sevgisi onda vücut bulmuş gibiydi… Hayatın her anından zevk alacak, çevresindekilere mutluluk getirecekti. Bu nedenle öldürmek, faşizmin en affedilmez günahlarından biridir.”

İç savaş ve bu kayıp, hayatının dönüm noktalarındandı. Önce İspanya sonra da Fransa’da Cumhuriyetçi harekete o da katıldı. Yıl 1937’ye gelmişti. Bir yandan da şiirlerini topladığı España en el corazón (Kalbimdeki İspanya) üzerine çalışmaya başladı. Bu kitap, iç savaş sırasında cephede basıldı; anlamı başkaydı. Bundan böyle şiirlerinin esin kaynağı bütünüyle siyasi ve sosyal konular olacaktı.

1939 yılında, Paris’te, İspanyol göçmenler için konsolosluk görevine getirildi. Aynı yıl iç savaştan kaçarak Fransa’ya sığınan iki binden fazla İspanyol’un, ayarladığı bir gemiyle güvenli bir şekilde Valparaiso Limanı’na ulaşmasını sağladı. Bu olayı, “Hayatımın en gurur verici göreviydi,” şeklinde tanımlıyordu. Meksika’daki konsolosluk görevi sırasında ise Canto General de Chile’yi yazdı. Şiir ve politika, yaşamından ayrılmaz bir bütüne dönüşmüştü. Güney Amerika kıtasının doğasını, insanlarını ve tarihini yaklaşık 250 epik şiirle anlatmıştı. 1950 yılında Meksika’da basılan bu eser, Şili’de de el altından yayımlandı. On dile çevrildi. Yayıldıkça Pablo elçilik yaptığı ülkelerde zor günler geçirdi.

Pablo, 1943 yılında Şili’ye döndü. Kalbi büyümüş kocaman olmuştu ama en çok acı sığmış gibiydi. Gittiğinden çok başka dönmüştü. Faşizmin sebep olduklarını yazdığı şiirlerle anlatmak için çabalıyor, direnmenin zamanı aşacak yolunu keşfediyordu. O, diğer şairlerden farklıydı. Dahası bunun farkındaydı. Şiirin bir isyan olduğunu düşünüyordu. Tam olarak bundan sebep ne şiirle ne eylemle yetiniyor, ikisini bir kılıyordu. 1945 yılında Şili Komünist Partisi’ne katılarak senatör seçildi. 1947 yılında Başkan González Videla’nın grevdeki madencilere yönelik tutumunu protesto eden Pablo, devlet düşmanı ilan edildi; kendi ülkesinde yaklaşık iki yıl boyunca kaçak yaşadı. 1949 yılında yurt dışına çıktı. Kaçmak zorunda kalmıştı. Arjantin’e gitti. 1952 yılına dek Batı Avrupa, Çin, Sovyetler Birliği gibi pek çok ülkede bulundu. Bu süreçte yazdığı ve 1950 yılında yayımlanan Canto General’da (Evrensel Şarkı), Şili halkını, Amerika tarihini, diktatörleri, halkların sıkıntılarını anlatıyordu. İlk baskısında Diego Rivera ve David Siqueiros’un resimleri vardı. Neruda’nın insanlığa karşı taşıdığı sonsuz sevgiyi dile getiren bu eser, çağdaş şiirin en etkili başyapıtlarından biriydi. Nihayetinde kendini öyle tanımlıyordu Pablo:

“Her şeyden önce sevginin şairiyim ben.”

1954 yılında yayımlanan Las uvas y el viento ise adeta bir sürgün günlüğüydü. Pablo’nun bu dönemde verdiği tüm eserler siyasi adımlarından izler taşıyordu. O, hem edebi hem de politik anlamda etkin bir şairdi.

Nazım Hikmet ile

Nazım Hikmet’e yazdığı şiir

Pablo Neruda, Nazım Hikmet, Wanda Jakubowska, Pablo Picasso ve Paul Robeson ile birlikte 22 Kasım 1950’de, Dünya Barış Konseyi tarafından Dünya Barış Ödülü’ne layık görüldü. Nazım Hikmet, çok değer verdiği arkadaşlarından biriydi. O gün törene katılamayan Nazım’ın ödülünü onun yerine Pablo aldı. 3 Haziran 1963’te, ölümünün ardından “Nazım’a Bir Güz Çelengi” adını verdiği bir şiiri yazmıştı. Bir kısmı şöyleydi:

Niçin öldün Nazım?
ne yaparız şimdi biz
şarkılarından yoksun?

Nerde buluruz başka bir pınar ki
orda bizi karşıladığın gülümseme olsun?

Seninki gibi ateşle su karışık
acıyla sevinç dolu
gerçeğe çağıran bakışı nerde
bulalım?

Kardeşim,
öyle yeni duygular, düşünceler yarattın ki
bende,
denizden esen acı rüzgâr
kapacak olsa bunları
bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir
yaşarken seçtiğin
ve ölümünden sonra sana barınak olan
oraya, uzak toprağa düşerler.

İlk eşi Maira Antonieta Hagenaar

Özel hayatı

Aşk, kuşkusuz bir şairin ömürlük mayasıydı. Yoksa ruha işleyen onca sözcük hissedilmeden nasıl dile gelirdi! Neruda, her ne kadar politik bir çizgi üzerinde adımlar atsa da aşk da şiirlerinden hiç eksik olmadı. Yaşamını ve şiirlerini ise üç kadın etkiledi: Maira Antonieta Hagenaar, Delia del Carril ve Matilde Urrutia…

İkinci eşi Delia del Carril

İlk eşi Maria, Pablo’nun şiirlerini adamadığı kadındı. 18 Ağustos 1934’te Malva Marina Trinidad Reyes adını verdikleri bir kızları olmuştu. Ancak onu 1943 yılında kaybettiler. Maria ile ortak çok büyük bir acıyı paylaştılar.

İkinci eşi Delia idi. Onunla mutluydular, ancak 45 yaşlarındayken Matilde’yi tanıdı. Şimdi Delia ve Matilde arasında kalmıştı. Delia’yı yaralamaktan korkuyordu, ama Matilde’den de vazgeçemiyordu. Matilde, onun gizli aşkıydı. Elbet hiçbir şey sonsuza dek gizli kalmazdı. Delia’ya yakalandığında kalbinin acıdığını hissetti. “Kaderimdi sevmek ve sonra elveda demek,” diyordu Pablo. Delia’yla ayrıldılar ve sonra yolu Matilde ile devam etti.

Son aşkı Matilde ile

Matilde’ye Sone

Seni sevdiğimi göreceksin sevmediğim zaman,
çünkü iki yüzüyle karşına çıkar hayat.
Bir sözcük sessizliğin kanadı olur bakarsın,
ateş de pay alır kendine soğuktan.

Seni sevmeye başlamak için seviyorum seni,
sana olan sevgimi sonsuzlaştıracak
bir yolculuğa yeniden başlamak için:
bu yüzden şimdilik sevmiyorum seni.

Sanki ellerindeymiş gibi mutluluğun
ve hüzün dolu belirsiz bir yarının anahtarları
hem seviyorum, hem de sevmiyorum seni.

Sevgimin iki canı var seni sevmeye.
Bu yüzden sevmezken seviyorum seni
ve bu yüzden severken seviyorum seni.

Salvador Allende ile

Nobel Edebiyat Ödülü

Neruda, yaşamı boyunca güçlü siyasi kimliğiyle İspanya’daki faşizme karşı durdu. Şili Komünist Partisi’nden başkanlığa aday gösterildi. 30 Eylül 1969’da yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Ben ulusal varlığımızın yıllardır çektiği zorlukları ve başına gelen talihsizlikleri bilen bir Şililiyim. Ben bunların yabancısı değilim; bu topraklardan geliyorum, bu halkın bir parçasıyım. İşçi sınıfı bir ailenin çocuğuyum… Hiçbir zaman yönetimdekilerle birlik olmadım; her zaman amacımın Şili halkına eylemlerim ve şiirimle hizmet etmek olduğunu hissettim. Bunu duyurarak ve savunarak yaşadım.”

Dört ay süren seçim kampanyasının ardından Pablo, adaylığını bölünmüş sol yüzünden geri çekti. Daha sonra da başkan seçilen Popüler Birlik Partisi’nin adayı Salvador Allende’yi desteklemeye başladı. Allende başkanlık görevine geldiğinde Pablo’yu da Şili’nin Fransa elçisi olarak görevlendirdi. Adaylığı sürecinde yöneltilen “Şili Başkanı seçilirseniz yazmaya devam edecek misiniz?” sorusunu da şöyle yanıtlamıştı:

“Benim için yazmak nefes almak gibidir. Nefes almadan yaşayamam, dolayısıyla yazmadan da yaşayamam.”

Pablo Neruda, “Nobel kime verilirse verilsin onurlu bir edebiyat ödülüdür. Eğer biraz önemi varsa, yazara bir parça saygı bahşettiği içindir. Önemi budur,” dediği Nobel Edebiyat Ödülü’ne 1971 yılında layık görüldü. Politik süreci ve pek çok dile çevrilen eserleri göz önünde bulundurulduğunda bu ödül kaçınılmazdı. Hatta kimi yorumlara göre geç bile kalınmıştı. Ödülü alırken yaptığı konuşmada şunları söylemişti:

Çok uzaklardan geldik biz, şimdi ardımızda kalan ve içimizde taşıdığımız uzaklardan… Başka bir dilden, birbirini seven ülkelerden geldik. Ve burada, Stockholm’de toplandık ki bu gece dünyanın merkezi burasıdır. Kimyadan, mikroskoplardan, sibernetikten, cebirden, barometreden, şiirden kopup, burada toplandık. Laboratuvarlarımızın karanlığından, bizi onurlandıran ve gözümüzü kamaştıran bu ışıkla buluşmak için geldik. Biz ödül sahipleri için bu ışık hem neşe hem de acı kaynağıdır.

Fakat teşekkürlerimi sunmadan önce ve bir nefes alıp kendimi toparlamadan evvel, eğer izin verirseniz, kendimi buradan uzaklara götürmek, ülkeme dönmek ve yurdumun gecesini ve tan vaktini bir kez daha dolaşmak istiyorum.

Çocukluğumun caddelerine döndüm; Güney Amerika’nın kışlarına, Araucania’nın leylak bahçelerine, kollarıma aldığım ilk kıza, kaldırım nedir bilmeyen o çamurlu sokaklara, o toprakları fethettiğimizde bize Kızılderililer’den miras kalan yas kıyafetlerine, bir ülkeye, ışığı arayan karanlık bir kıtaya döndüm. Eğer bu salonun ışıkları, karaları ve denizleri aşıp, geçmişimi aydınlatırsa, onur, özgürlük ve hayat için mücadele eden Amerika halklarının geleceği de aydınlanacaktır.

Ben böylesi zamanların temsilcisiyim, onların bugünkü mücadelesidir benim şiirimi dolduran. Eğer duyduğum şükranı, beni ben yapan herkesi, hatta bu dünyanın unuttuklarını bile kapsayacak kadar genişlettiysem kusuruma bakmayın. O unutulanlar, hayatımın bu en mutlu anında bana kendi cümlelerimden daha gerçek, sıradağlarımdan daha yüksek, okyanuslardan daha geniş görünüyor. İnsanlığın böylesine kalabalık bir parçasına ait olmaktan gurur duyuyorum. Azınlığa değil, çoğunluğa aitim ki onların görünmez varlığı bugün burada sarmalıyor beni.

Tüm bu insanlar adına ve kendi namıma, bir şair olarak yaptığım çalışmalardan ötürü bana bugün yaşadığım şu onuru bahşeden İsveç Akademisi’ne teşekkür ediyorum. Haşmetli ormanları, derin kar birikintileri, eşitlik ve barış sevdası, dengesi ve cömertliğiyle dünyayı kendisine hayran bırakan bu ülkeye teşekkür ediyorum. Teşekkürlerimi sundum ve şimdi çalışmalarıma, biz şairleri bekleyen boş sayfaların başına dönüyorum. O sayfalar ki bizler onları kan ve karanlıkla doldurmalıyız çünkü şiir ancak kan ve karanlıkla yazılır.”

Son aşkı Matilde ile

İlham kaynağı, çalışma rutini ve yaşam tarzı

Pablo için en uzun süren ve en korkunç duygu unutmaktı. Evi, onun ilham kaynağıydı; aynı zamanda yalnızlığını sakladığı en özel alanı. Sevdiği herkesi bir şekilde orada tutmanın, kendince onları ölümsüz kılmanın bir yolunu bulmuştu. Valparaiso bölgesinde Pasifik okyanusu manzaralı evi Isla Nigra adeta yaşıyordu. Son aşkı Matilde’nin saçlarından esinlenerek evine “Dağınık” adını vermişti. Pablo, bir dostunu kaybettiğinde de onun adını bardaki kirişlerin üzerine kazırdı. Böylece kendi dünyasında dostlarıyla içmeye devam edebiliyordu. Bugün hâlâ o isimler kazıdığı yerde duruyor.

Pablo, bir kaza geçirmiş ve parmağı kırılmıştı. Birkaç ay daktilo kullanamadığından şiirlerini tıpkı gençliğinde olduğu gibi el yazısıyla yazmaya başladı. Parmağı iyileşip daktiloya geri döndüğünde fark etti ki, el yazısıyla yazdığı şiirleri daha duygusaldı, derindi. Onları daha kolay şekle sokabiliyor, değiştirebiliyordu. Bir röportajında bu durum için şöyle demişti:

“Bir röportajında Robert Graves, kişinin düşünebilmesi için etrafında el yapımı olmayan mümkün olduğunca az şey bulunması gerektiğini söylemişti. Buna şiirin elle yazılması gerektiğini de ekleyebilirdi.”

Daktilo, duygularının en derinine inmesine ve samimiyetine engel oluyordu. Daha sonra şiirlerini elle yazmak rutinlerinden birine dönüştü. Aslında pek rutini olduğu söylenemezdi, çünkü plan yapmaktan hoşlanmazdı. Her gün düzenli olarak okuyup yazmazdı ama genellikle sabah saatlerinde çalışmayı tercih ederdi. “Aslında sabahtan akşama kadar yazmak isterim ama bazen yerine bir düşünce, bir cümle koymak ya da rüyamdaki karışık düşünceleri ifade etmek bütün günümü ve enerjimi alır. Ayrıca hayatımı o kadar çok seviyorum ki bütün gün ofisimde oturamıyorum. Sabahtan akşama kadar oturmayı sevmiyorum, hayata, siyasete, evime, doğaya ilgi duymayı seviyorum,” diyordu. Çalışmak istediğinde masasına oturur ve kendisini öylece hayatına, evine, politikaya ya da doğaya bırakırdı. Anda yaşanan ne varsa, neyin içindeyse, tüm duygularını ne harekete geçiriyorsa onun kollarında, koynunda yazıyordu. Yazarken tamamen şiirine ve onun nefis varlığına aitti. Üstelik nerede ya da kimlerle olduğunun da bir önemi yoktu; kalabalığın bile. İçinden geldiği gibi, sadece yazardı.

Bir röportajında yaratıcılığının farklı aşamaları üzerine konuşurken bu konuda düşüncelerinin karışık olduğunu söylemişti. Aslında aşamaları yoktu, çünkü ona göre insanlar aşamalar hâlinde yaşayamazdı. Ya da bir dönemin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini kestirmek mümkün değildi. Yaşam böyle keskin hatlar üzerine kurulamazdı. Şiirinin değerini ve hangi dönemde neler yazdığını şöyle özetliyordu:

Şiirimin bir değeri varsa, o da onun bir organizma olmasıdır; şiirim organik ve vücudumdan çıkıyor. Çocukken şiirlerim çocukçuydu ve ben gençken şiirlerim genç, sancılı zamanlarımda kayıtsız, savaşmak zorunda kaldığımda saldırgan hâle geldi. Bugün yazdığım şiir hâlâ bu eğilimlerin etkisine sahip. Bunun hakkında söyleyecek başka bir şeyim yok. Her zaman içsel bir ihtiyaç ile yazdım ve bunun tüm yazarlar, özellikle de şairler için geçerli olduğunu düşünüyorum.”

Hayatı boyunca şiir yazmanın önemini hissetmiş, değerini bilmişti. Bazı düşüncelerini ifade ederken elbette nesir kullanıyordu ama yine de düzyazıyla pek ilgilenmiyordu. “Gerçek şu ki, nesir yazmayı reddedebilirim. Sadece geçici olarak yazıyorum,” diyordu.

Yine bir röportajında, “Eserlerinizi yangından korumak zorunda kalsanız hangisini seçerdiniz?” sorusunu da şöyle yanıtlamıştı:

“Muhtemelen hiç. Neden onlara ihtiyacım var? Bir kızı korumayı seçerdim… Ya da bir dedektif hikâyesi koleksiyonu… Bu beni kendi işimden daha çok eğlendirirdi.”

Kitaplar söz konusu olduğunda en çok tarihe meraklıydı; özellikle de kendi ülkesinin eski tarihine. Şili’nin sıra dışı bir geçmişi olduğunu düşünüyor ve bu, onu çok etkiliyordu. Avrupa’nın büyük şehirlerini de çok seviyordu; Kopenhag, Arno Vadisi, Stockholm’ün bazı caddeleri ve elbette Paris. Paris’e bayılıyordu, ama yine de hep bir gün Şili’ye geri dönmeliydi. Bu sevgiyi şöyle anlatıyordu:

“Bu ülkeye bir anlam vermeye çalışırken çok güzel vakit geçiriyorum; bu ülke herkesten o kadar uzakta ki. Tepeleri çok soğuk, çok ıssız… Kuzeydeki çorak bozkırları, sık ormanları, bol karlı Andes’leri, görkemli sahilleriyle burası benim ülkem, Şili. Ben daima Şilili olacaklardanım; başka yerlerde bana ne kadar iyi davranırlarsa davransınlar ben hep ülkeme dönerim.”

Bunların da yanında Pablo, ekonomik düzeyi ve buna bağlı yaşam tarzı sebebiyle sürekli eleştiriliyordu. Sorulduğunda ise genel olarak bu tamamıyla mit, diyordu. Hayatını insanların yaşamlarının iyileştirilmesine adamıştı ve evindeki şeyler, yani kitapları, kendi emeğinin sonucuydu. Ve bu konuyu şöyle açıklıyordu:

“Şu çok tuhaf: Benim aldığım tepki asla doğuştan zengin yazarlara verilmiyor. Tam tersine bu tepkiler bana arkasında elli yıllık bir çalışmayı taşıyan adama yöneliyor. Hep diyorlar: “Bak nasıl yaşıyor. Denize bakan bir evi var. İyi şaraplar içiyor.” Ne saçmalık. Bir kere Şili’de kötü şarap içmek çok zordur çünkü Şili’nin hemen hemen tüm şarapları iyidir. Bu bir açıdan ülkemizin geri kalmışlığını, kısaca vasatlığımızı yansıtan bir durum…”

Bir de yazarlardan gençlere öneriler konusu var. Tabii onun da gençlere öğütleri vardı. Daha doğrusu yoktu. Bu soru yöneltildiğinde “Ah, genç şairlere verilecek hiçbir öğüt olamaz!” demiş ve onları sadece siyasi şiirler konusunda uyarmıştı:

“Kendi yollarını çizmeliler; ifade tarzlarındaki sorunları kendileri bulmalı ve çözmeliler. Onlara asla yapmayın diyeceğim tek şey siyasi şiirlerle başlamamalarıdır. Siyasi şiirler en az aşk şiirleri kadar yoğun duygular içerir ve zorlamayla yazılmaz; yazılırsa kaba ve kabul edilemez olur. Politik bir şair olmak için önce diğer türlerde uzmanlaşmak gerekir. Siyasetle uğraşan bir şair sansür edilmeye de hazır olmalıdır şiirine mi ihanet edecek yoksa savunduğu edebiyata mı, bu zor bir karar. Ayrıca siyasi şiirlerde öylesine bir içerik ve öz olmalı, entelektüel ve duygusal zenginlik taşımalı ki her şeyi küçümseyebilsin. Bu çok nadir elde edilen bir başarıdır.”


Pablo Neruda öldü

Pablo, 1972 yılında sağlık problemleri nedeniyle elçilik görevinden ayrıldı ve hep dönmek zorunda hissettiği Şili’ye döndü.11 Eylül 1973 sabahı ise Pablo için sonun başlangıcıydı. Yakın dostu Şili Devlet Başkanı Allende, darbede öldürülmüştü. Bir çentik daha attı kalbine ve günlüğüne şöyle yazdı:

“Büyük yol arkadaşım Allende, Şili’nin önemli zenginlik kaynağı olan bakırı millileştirdiği için katledildi. Şili askerlerinin tüfeklerinden çıkan kurşunlarla katledildi.”

Pablo, son üç yıldır hastaydı. Kansere yakalandığını sadece eşi biliyordu. Ve bu ölüm haberinin yanında Şili’nin bir kez daha ihanete uğramış olması da çöreklendi bedenine. Hastaneye kaldırıldı. Durumu ağırlaşmıştı. 23 Eylül 1973 yılında prostat kanserinden hayatını kaybettiği açıklandı. Cenazesinin kitlesel bir yoğunlukta yapılması darbeyle başa geçmiş cunta yönetimi tarafından yasaklanmıştı. “Yalnızlığa yenilmemek için sık sık hayaller kurulur, ama aslında neyin hayalini kurarsan kur; yalnızlık her hayalin sonudur,” diyen Neruda’yı hayranları yalnız bırakmadı; sokağa çıkma yasağını tanımayan binlerce insan Neruda’yı son yolculuğuna uğurladı. Son isteği yerine getirilmiş, Neruda Isla Negra’ya getirilerek defnedildi. Yine vasiyet ettiği gibi son aşkı Matilde de 1985’te vefat ettiğinde onun yanına gömüldü.

Pablo Neruda, hayata gözlerini kapamıştı ancak bu ölümün Neruda’nın dünya görüşüne ters olan 1973 Şili Darbesi’nin hemen ardından gelmesi düşündürücüydü. Bu durum sürekli sorgulandı. Şili Hükümeti nihayet Kasım 2015’te, Neruda’nın ölümünün doğal yollardan olmayabileceğini kabul ettiğini açıkladı.

Ölümünden sonra pek çok kez anılan Neruda, hafızalarda en güzel Postacı filmiyle yer etti. Yönetmen koltıuğunda Michael Radford’un oturduğu 1994 İtalya yapımı dramatik bir dönem filmi olan İl Postino (Postacı), Türkiye’de 5 Ocak 1996’da gösterime girdi. Neruda filmin en önemli parçasıydı. Filmde siyasi duruşundan sebep İtalya’da bir adada sürgünde olan şaire bisikletiyle mektuplarını taşıyan postacının şairle aralarında kurdukları sıcak dostluk ve postacının yavaş yavaş şiiri sevmesi anlatılıyordu. Fransız aktör Philippe Noiret’in hayat verdiği Neruda’nın yaşamından hayali bir kesit sunulan filme ruhunu veren Pablo Neruda’nın şiirleriydi.

Hayatımı şiir ve politika arasında bölünmüş olarak görmüyorum,” diyen, Kolombiyalı ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez’in “20’nci yüzyılın en büyük ozanı” olarak nitelediği,.yazdıkça nefes alan, şiire tutkulu bir Pablo Neruda geçti bu dünyadan…

İyi ki…

yaşlarla kaplı yüzler,
boğazımıza yapışan eller
ve yapraklardan sıyrılan şey:
aşınmış bir günün karanlığı
acıyı kanımızda tatmış bir günün.
İşte menekşeler, işte kırlangıçlar
bize sevinç veren ne varsa,
geçici ve küçük duyarlıkların
yan yana göründüğü süslü kartpostallarda.
Ama bu sınırın ötesine geçmeliyim,
dişlemeliyim sessizliğin çevresindeki kabuğu,
ne karşılık vereceğimi bilemem:
öyle çok ki ölüler,
ve öyle çok ki al güneşle yarılmış hendekler,
ve öyle çok ki gemilere vuran miğferler,
ve öyle çok ki öpüşlerle kilitli eller,
ve öyle çok ki unutmak istediklerim.

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Fikret Şahin kimdir? Fikret Şahin kaç yaşında, nereli? Fikret Şahin hayatı ve biyografisi!

HIZLI YORUM YAP

r

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.